Sanatın Gözünden

Batı’dan Doğu’ya Uzun Bir Yol

Tarihsel süreçler, yaşanan gelişmeler dünyayı Batı ve Doğu olarak iki temel düzlem olarak görmemize sebep oldu. Tarihçiler, sosyologlar bu iki ayrımın üzerinde derinlemesine durdular ve hala etkileri günümüzde de yansımalarını bulan düşünme pratiklerinin oluşmasını sağladı… Bilindiği  gibi doğu medeniyetin beşiği iken zaman içersinde batının sömürgecilik anlayışıyla Doğu’nun zenginliklerini alması ve orada yaşayan halkı fakirleştirmesiyle paradigma tersine dönmüş; bugün doğu dediğimizde kültüründen eser olamayan bir biriyle çatışan geri kalmış topluluklar  akla  gelmiştir.  Doğu bir zamanların ileri medeniyetiyken yanlış siyasal yönlendirmeler sonucunda akıl ve

bilimden uzak kendi kendini yok eden  bir  topluma  dönüşmüştür. Bu durumun temelinde batının izlediği politikaların varlığı yadsınamazken  doğu ülkelerinin     de     çuvaldızı kendine batırmalarında fayda   vardır.   Sorun bir medeniyet  ve kültür sorunudur bugün  medeniyeti ve bilimsel gelişmeyi siyasallaştıran her  ülke kaynaklarını kullanabilmeyi öğrenir ve emperyalist güçler karşısında dik durmayı başarabilir. Dünyanın bir yanının diğer yanını ötekileştirmeye ve çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye hakkı yoktur. Bu noktada küreselleşme politikalarından söz etmekte fayda vardır. Algı dünyamız tamamıyla değiştiği için hız ve zamanın hayatımıza hükmettiği bir ortamda batının da doğunun da sınırları belirsizleşmiştir. Bugün Asyalı bir genç bilgisayar başına geçtiği zaman dünyanın sadece kendi çevresinden var olmadığını görebilmekte ufka dair umutlar taşıyabilmektedir. Önceden güç toprak iken bugün bilgi olmuştur ne kadar çok şey biliyorsak o kadar çok hükmedebiliyoruz. Amerika bu bilgi teknolojilerinin anavatanı olduğu için yine ezici güç olarak karşımıza çıkmakta..

…Elbette Doğu’dan yükselen bir ses Çin’i ve Japonya’yı da unutmamak gerekir. Her şey aslında bir etki tepki meselesi. Kuralları önceden belli bir oyunun sahnelenişini iliyoruz Bu oyun başkalarının hayatları ve gelecekleri üzerine oynanıyor. Toplumlar birbirlerini istedikleri gibi görmekte istedikleri şekilde karanlığa gömmektedir. Aslında sorun algı tutum ve davranış meselesi… Biz neyi nasıl ve niçin algıladığımızı çözemediğimizde birileri bizim yerimize düşünür ve gerçeklik dediğimiz temel tamamen başkalaşır.

 Emperyalizm en acı yüzünü kültürde göstermektedir. Kültürler tek tipleşip bir birinin aynısı haline geliyor. Küreselleşmeyle bahsedilen kültürel çeşitlilik kültürün bir meta olarak başka bir ülkede pazarlanmasından başka bir şey değil. Teorik anlamda kültürel çeşitlilik dediğimiz kulağa hoş gelse de aslında pratikte yaşananlar oldukça farklı. Kültürün sanatın birbiriyle etkileşime girmesi kültürler arası bir köprü görmesi ilk başta çok masumane görünüyor. Zaman içinde yapılan işlerin aslında çok farklı olması seneler boyu kırılamayacak bir algı durumu yaratması düşünceyi tersine çeviriyor. Oryantalizm’de bunun canlı bir örneği… Edward Said bir dizi makaleyle oryantalizm’in siyasi boyutu üzerinde durdu ve aslında gerçeğin bir hayal kurmaktan farklı bir şey olduğunu gözler önüne serdi.

Batı resim sanatında ortaya çıkan akımlar arasında en çok Türk resmini ilgilendireni şüphesiz Oryantalizm akımıdır. Oryantalist akımın başlangıcı, 18, yüzyıl siyasi konjonktürü ile doğrudan ilgilidir. Osmanlı bünyesindeki bozulmanın en ileri düzeye ulaştığı bu dönem, aynı zamanda bu bozulma ve geri kalmışlığa çarelerin de arandığı bir dönemdir. Bu çarelerin en başında şüphesiz dışa açılma ve modernleşme çabaları gelmektedir.

Bu çabalar doğrultusunda Osmanlının Avrupa ülkeleri ile daha sıcak ilişkiler kurmaya     yönelmesi, özellikle         Fransa         ile karşılıklı bir yeniden tanıma sürecini, kısıtlı da    olsa beraberinde getirir. İşte bu dönemdir ki, Osmanlı aristokrasisinde                  derin bir       Fransız         kültürü etkisi          oluşmuştur.

Rokoko ve Barok akımlarının da sanat hayatına bıraktığı derin izler bu dönemde en üst düzeydedir.Ancak bu etkileşim tek yönlü değildir. Osmanlıda olduğu gibi, batı sosyetesinde de bir Osmanlı ve doğu motifleri kullanma merakı gelişmiştir. Romantizm etkileri ile bu merak ve ilgi, maceracı gezginlerin ve derin Doğu sırları peşinde koşan bohem sanatçıların Osmanlı topraklarına akınına yol açmıştır. Bu dönemde kurulan Osmanlı – Fransız ittifakının, bu portreye sıcak bir katkı sağlamış olduğu düşünülebilir.

 

Bu süreç sarayda batılı ressamların boy göstermesiyle devam eder. Aynı şekilde Türk ressamlarının da Avrupa’da, özellikle Paris’te sanat hayatına katılımlarıyla Türk resminin de gelişiminde önemli bir pay sahibidir. Saraya davet edilerek veya kendini davet ettirerek çalışmalar yapan ressamların çokluğu iki sonuç verir. Birincisi Avrupa’da Oryantalizm modasının sürmesi, ikincisi ise bu modanın teşviki ile daha fazla sanatçının oryantalist resim pazarından pay almak amacıyla Doğu’ya yönelmesi.

Leonado De Mango

Burada ki ressamlar Doğu insanını tembel zevkine düşkün hamam sefalarında boy gösteren bir kimlikle resmetmişlerdir. O dönemde teknoloji gelişmediğinden resimle yaratılan algı dünyası gerçekmiş gibi görünüyordu. Bugün bile bu bakış açısının yer yer kendini gösterdiğini söyleyebiliriz bazen Doğu’nun görece gelişmemesini bu sebebe bağlayanlar çıkabiliyor. İstanbul’a gelen her oryantalist ressamı bu söylediğimiz türde resim yaptığını söyleyemeyiz Melling, Hilair, Allom, Bartlett, Antoine de Favray, van Mour gibi ressamlar, İstanbul manzaraları resmetmişler ve Boğaziçi Ressamları olarak anılmışlardır.

Türk resmine sağladıkları katkılar nedeniyle Amedeo Preziosi (1816- 1882) ve Leonardo de Mango (1843- 1930)’yusaymamak olmaz. . Guillemet (1827- 1878), 1874 yılında İstanbul’da bir özel desen ve resim akademisi kurması ile  önem kazanır. İtalyan ressam Zonaro (1854- 1929), İstanbul’da çok sayıda resim üretmiştir. Osmanlı topraklarında eser veren bu büyük ustaların teknikleri ve oluşturdukları sanat talebi, çağdaş Türk resminin ilk kuşağının da yolunu açmakta etkili olmuştur. Osman Hamdi Bey, Şeker Ahmet Paşa, Süleyman Seyyid, Halil Paşa ve Hoca Ali Rıza; ortaya koydukları büyük performansa fırsat tanıyan saray desteğini, kısmen de olsa bu sanatçıların çalışmalarına borçludurlar.

Oryantalizm deyince Osman Hamdi Bey’i ayrıca ele almak gerekir. Osman Hamdi kendine has uslubu ile Osmanlı topraklarında yaşayan insanı resimlerine taşımıştır kendi de dahil olmak üzere.. Gündelik yaşam hamam sefalarından dışarı çıkmış gerçek kimliğine bürünmüştür. Osman Hamdi sembollerle bize bir şeyler anlatmak Türk resminin çektiği sancıları bize göstermektedir. O zaman bir Türk resmi’nin varlığından söz etmek için çok fazla seçim hakkımız bulunmuyor. Osman Hamdi Kaplumbağa terbiyecisinde anlatmaya çalıştığı gibi bir doğu ilinde surete dayalı resim yapmaya çalışmak kaplumbağaları terbiye etmeye benzer. Zaman geçtikçe Osman Hamdi’nin oryantalizm kavramına getirdiği yenilik daha çok anlaşıldı. O bizim içimizden gelen bir oryantalistti ve başkalarının görmek istediği miskin bir doğu tasviri yerine Doğu felsefesiyle yaşayan ayakları yere basan Doğu insanını işlemiştir. Osman Hamdi gerçeğin aslında ne olduğuna cevap veren önemli bir kültür adamıdır.

 

Zaman geçtikçe yaratılan bu düşsel imgeleme  çeşitli elbiseler giydirilerek tekrar önümüze sürüldü. Bir tarafımız Doğu, Bir tarafımız Batı arada kalmış kültürlerin insanı olarak kendimizi bir yüzümüze arkamızı dönerek var edemeyiz. Toplumlarda insanlar gibi kendi kimliğini aramak ister; öncelikle kendimizi tanımlayıp kendi içsel hesaplaşmalarımızı yaparak aslında biz buyuz ve böyle anılmak istiyoruz diyebilmeliyiz. Doğu Batı ekseninde yer almak bir sanatçı için çıkmaz bir sokak. Aidiyetlik sorunu gündeme geldiğinde bir sanatçı nasıl tavır alması gerekiyorsa nasıl hissediyorsa öyle yapmalıdır. Türk bir sanatçı olarak evrenseli yakalama çabası yok ise bir insan olarak da bir payda da buluşulabilir. Sanatçıların üzerinden Türk kimliğini taşıma zorunluluğu kaldırılmalıdır.

Doğu ile Batı’nın belirsiz çizgilerle ayrıldığı bu coğrafyada sormamız gereken bizim bu iki kültürden nasıl bir karma çıkaracağımız. Bedri Rahmi Eyüboğlu gibi sanatçılar günümüze dek değerini koruyan yerel motiflerle işlenmiş eserler yapıp kalıcı olabildiler. Bu tamamen sanatçının deneyimlenme ve sezme problemidir. Yaratıcılık buradan sonra başlar. Doğu ve Batı dinamiği her birey kendini sorgulamaya başladığı sırada kendi tanımını bulacak eleştirel zihinler kimliğini ve tavrını ortaya koymaya başladığı sırada kendini kabul ettirmeye başlayacaktır. Bu şekilde dünyayı tarif ederek ikiye bölmemeyi öğrenebileceğiz . Dengesizlik ortadan kalkacak. Doğu Batı ayrımının ortadan kalktığı eşitliğin dünyaya hakim olduğu bir düzen belki bugün bir rüya… Rüyaların gerçek olduğu yerde dünyadan başka bir yer değil.. Bu rüyayı en iyi yansıtanlar da sanatçılar. Onların bu coğrafyadaki amaçları bizi bize anlatmak . Onların kurdukları rüyalar gerçeklerden besleniyorsa gerçek olabilir.

 

2007 Pusula e-dergiden

 

Evrim Sekmen

Evrim Sekmen

ÖNCEKİ YAZI

Prag: Geçmişin Hayaletleri Peşinde

SONRAKİ YAZI

Tekhne Yayınları'ndan Yeni Kitap:Türkiye'de Sanatın Durumu

Henüz your yapılmadı.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*