Özkan EroğluSanat

Aynı yolun yolcusu oldular yazık ki…Özkan Eroğlu

Oysa bağımsızlık andı içmeleri gerekmiyor muydu?..

İki alan; sanat eleştirisi ve küratörlük üzerine bazı düşüncelerimi yazmak istememin en temel nedeni, her iki eylemin de sonunun birbirine benzediği için: İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, henüz önemli bir alan olan “Sanat Eleştirisi”ni adım adım kapital satın almaya ve etkisiz hale getirmeye başladı. Daha sonra onun yerine daha kolay etki altına aldığı ve adeta bir kukla gibi oynadığı küratörlüğü ileri sürdü. İşte bundan böyle iki eylem alanı da aynı şeye biat etmeye başladı.

İki eylemin de bir eğitim-öğretim disiplini bulunmakta, fakat her iki eylem alanı da, sanat ortamlarında yaşayarak, deneyimleyerek ve kişinin bu yaşama ve deneyimlerden elde ettikleriyle kendisini geliştirerek ilerletebileceği özelliklere sahip. İki eylem alanı da şu alanlardan gücünü alıyor: “Sanat Tarihi” ve bağlı olduğu “Tarih” ile “Sanat Felsefesi” ve bağlı olduğu “Felsefe”. Yanı sıra Tanrı vergisi bir göz ve ona bağlı bir göz hafızasını kişinin taşıması da oldukça gerekli. Fakat bir küratör ve eleştirmenden beklenen en önemli şey, özgür çalışabilmesi, “bağımsız” olabilmesi. Söylenenlerin aksi durumunda zaten ne sanat eleştirmeni, ne de küratör kalıcı üretimler ortaya koyamaz. Öylesi ya kapitalin emrine giriyor, ya da süfli bir dekoratif oluşun üzerinden yürüyor, zaten kısa bir süre sonra da uçucu hale geçiyor.

Bugün dünyada hem eleştirmen, hem de küratörler çok büyük oranda artık küresel güçler tarafından ele geçirilmiş durumda. Bu ve buna benzer durumlar, sanatın nasıl etki altına alındığı ve belirgin güçlerin oyuncağı haline getirildiği meseleleri iki Alman yazarın kaleme aldıkları “Das kann ich auch”[1] (Bunu ben de yaparım) isimli kitapta örnekler aracılığıyla (isim isim işlenerek) net şekilde dile getiriliyor. Öyleyse en büyük sorun, her iki eylem alanı için de kesinlikli şekilde yukarıda da vurguladığımız üzere “bağımsız” olup, olmamakla ilgili. Ya bencil, kötücül bir insan yapısıyla hareket edip kapital gücün yanında yer alacaksınız, ya da toplumcu düşünüp, sağlam atılımlar içine girerek iyi ve doğru olan üzerinden yürüyeceksiniz. Doğal olarak dünyada ve ülkemizde çoğu insan, zamanın bir modası haline gelen kolaycılığı seçip, konfor düşkünlüğünü ve yan gelip yatmayı hemen benimsediğinden, çoğu kimse birinci seçeneği tercih etmekte. Bu durumu kutsal kılmış olan ise hiç tereddütsüz Amerika. Buradaki en büyük sorun, Amerika sayesinde her iki eylem alanı da yetersiz, sadece iletişime yarayan İngilizce ile bir dil hapishanesine kapatılmıştır. Gerek sanat eleştirisi, gerekse küratörlük sığ ve yüzeysel kalsın; küresel gücün hegemonyasında olsun diye yapılmıştır bu. Oysa her iki alan da gücünü felsefi iki dil; Almanca ve Fransızcada bulabilmesine rağmen bu, bilinçli olarak güdük bırakılmıştır.

Basquiat, Barbican Sergisi

Tüm dünyayı kaplayan; küresel güçlerin oluşturduğu sermaye, sanatı da çoktan ele geçirmiş, esir almış durumda vurguladığımız üzere. Özellikle bizim gibi geri kalmış ve toplumsallaşamayan ülkelerde kimi insanları kapital aracılığıyla ele geçirerek, o ülkelerdeki sözde sanatı da yönetmekte ve istediği gibi de yönlendirmekte. Bencil bir insan yapısı toplumumuzda yaygın olduğu için de insanlar ayakta uyumakta ve başında ne gibi dolapların döndüğünün farkında bile olmadan öylesine sadece yaşayıp gitmektedir ne yazık ki.

Şimdi bu düşüncelerimiz ışığında her iki eylem alanında Türkiye’de olup bitenler dikkatle irdelenmeye çalışılırsa: Türkiye’de nitelikli modern sanat, zaten yok denecek haldedir. Sanat eleştirisi de aynı durumdadır ve son yıllarda bir de bunların üstüne küresel güçler tarafından tepeden inme bir küratörlük dayatılmıştır. Niçin dersiniz? Çünkü o küratör denen kimselerin çoğu, küresel güçlere aracılık yapan bir takım kapital sahiplerinin hizmetini hemen kabul eden, edebilen, sözlüklerinde “hayır” kelimesine yer olmayanlardan seçilmektedir. Bir kukla kadar bile inisiyatifleri olmadan vitrinin görüntüsünün net ve temiz görünmesi için, vitrinin camlarını silmekte ve bir süre sonra da mağazaya gireceklerini düşünmektedir. Fakat bu düşünceleri, bir hayal bile değil yazık ki, kaldı ki hayal olmasa ne olur ve bu şekilde kazanılmış bir statünün uzun vadede kime ne yararı olur?

Türkiye’de askeri cunta yönetimi ile birlikte 80’li yıllarda, sanki seçilse bu kadar iyi yerini bulamayacak birkaç kişi sanat alanında ileri sürüldü. Bu kimseler egemen güçlerin isteklerini yerine getirmek için yola çıktılar. Medyadaki destekçileri onlara istedikleri anda yazma ve konuşma olanağı verdi, halen de vermeye devam ediyor. Bunlar öncelikle 80’lerin, sonra 90’ların, daha sonra da 2000’li yılların sözde sanatçılarını bulacaklar, parlatacaklar ve takdim edeceklerdi. Öyle de oldu, fakat bir kuvvet, onların ellerini ayaklarına doladı; çünkü bir türlü istediklerini bugüne dek tam anlamıyla gerçekleştiremediler. Küresel güçlerin adamları dediğimiz bu kimselerde gözlediğim en belirgin özellik şu: Kötücül ve gabi olmaları. Onlarca genç de bunların peşinden gitmekte hiçbir sakınca duymadı, duymuyor. Tabi bunlara genç denebilirse. Çünkü bizim için genç tarifi; kişiliğinde bilgi ve görgüsüyle dik durmayı ve ruh satımını asla kabul etmemeyi ilke olarak kabul etmiş kişidir.

Eleştirmen (ülkemizde buna sanat yazarı desek daha doğru, çünkü eleştiri kültürü ülkemizin harcı olmayan bir şey) ve küratörleri kendi emellerine göre yönetmek isteyenler kirli ve iğrenç türlü oyunlarını oynarken, bir dönem başka bir güruh da köylü kurnazlığıyla süfli bir hareket olarak eleştirmen yarışması düzenlemekten bile geri durmadı; çünkü böyle bir durumdan nemalanmak istiyordu ve sonuçta böylesi; komedi ötesi bir durumu da sanat tarihimize geçirmiş oldu.

Bencil insanların ülkesiyiz artık. Henüz bireyciliğe geçiş yapılmadı ki, buradan da toplumsala gidilebilsin. Çalışmadan, düşünce üretmeksizin yatarak başarılı olmayı isteyen bencil insanların çeşitli şekillerinden oluşmakta ne yazık ki ülkemiz artık. O nedenle başarının, uzunca yıllar bu ülkeye ulaşması zor; maşa olmaya devam. Hatta hep maşanın maşası durumu daha çok uzun bir süre devam edecektir bu coğrafyada.

“Das kann ich auch” kitabının hemen başında “sanat diyeti yapın” diyor; iki Alman yazar, toplumuna böyle sesleniyor. Fakat galeri ve müzeleriyle Almanya’da bugün diyet yapacak bir durum olduğu için, “sanat diyeti yapın” vurgusu onlara uyuyor. Ya bize? Türkiye modern ve çağdaş sanat adına doğal olmayan ve değer aramayan bir kültürün peşine düştüğünden öylesine fakir ki zaten, neyin diyetini yapacak? Aslında gerçek ruh ve zihinler ileri çıkabilse, sözünü söyleyebilse ve Türkiye’nin köklerinde sanat anlamında saklı cevherleri önce görmek, sonra da doğru değerlendirmeyi becerebilse, bu zenginliklerden neler çıkacak da… (Bu iş de, küresel güçlerin bazı yeraltı kaynaklarımızın çıkarılmasını engellemesi işine çok benziyor). Ülkece, özellikle 18. yüzyıldan bu yana Batı diye tutturmakta o kadar ısrarcıyız ki. Sanat konusunda özgür olunmak isteniyorsa, bu ancak, sanat tarihinin ve sanat felsefesinin iyi eğitimi aracılığıyla, düşünce üretebilecek sağlam uzmanlar yetiştirerek gerçekleştirilebilir. Siz, var olan ülke yapınızda, hangi konuyla ilgili bir damıtma yapacaksanız, önce o konunun sıkı uzmanı olmak durumundasınız ki, kolayca kandırılmayın.

Örnek olarak verdiğimiz kitabın başında sanat diyeti öneren iki Alman yazardan biri; güzel sanatlar eğitiminin ardından, sanat tarihi öğrenimi görmüş; üstelik doktoralı bir sanat tarihçisi, ayrıca yayıncılık yaparken, diğeri kültür bilimleri tahsil etmiş, sanat tarihi öğrenimi görmüş, sanat yönetmeni ve konsept yaratıcılığı işlerinde uzman. Şimdi ülkemizde kendilerine çekinmeden, hak edip etmedikleri meçhul küratör ve eleştirmen (sanat yazarları) diyenler sorgulasın bakalım kendilerini ne durumdalar verdiğimiz bu örnek karşısında; gerçekten bir öz eleştiri yapsınlar da ortaya çıksın her şey. Bu kimselerde böyle bir yürek var mı? Açık söyleyeyim, olduğunu düşünmüyorum.

 

Özkan Eroğlu

 

[1] Christian SaehrendtSteen T. Kittl, Taschenbücher: Das kann ich auch!: Gebrauchsanweisung für moderne Kunst, Köln, DuMont Buchverlag GmbH & Co. KG, 2013. Dilimize de çevrilen kitap; Christian Saehrendt-Steen T. Kittl, Bunu Ben de Yaparım: Modern Sanat Kullanma Kılavuzu, İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 2012, Çev. Zehra Aksu Yılmazer.

 

 

Sanat Eleştirmeni Özkan Eroğlu

Sanat Eleştirmeni Özkan Eroğlu

Sanat Eleştirmeni,Tekhne Yayınları Genel Yayın Yönetmeni

ÖNCEKİ YAZI

İzlekler 4. Yayında !

SONRAKİ YAZI

Hayri Esmer'in Resme ve Kendi Resmine Dair Düşünceleri

1 Comment

  1. 1 Şubat 2018 at 14:03 — Cevapla

    Bağımsızlık için birikim gerekiyor. Bu sanat tarihi kadar, görsel ve felsefi görüşleri değerlendirebilecek eğitimi ve tarafsızlığı beraberinde getiriyor. Malzeme, teknik, anlatım, kendisi dışındaki başkaların görüşleri bağımsız küratör ve eleştirmenin yolunu açabilir…

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*