İzlekler Dergi

Avni Lifij: Çağının Yenisi Sergisi

Türkiye’de 1980’li 90’lı yıllarda sanat ortamının canlılığı, sergilerin yoğunluğu sıradan bir sanat faaliyeti yerine Türkiye Resim Sanatına modern bir gözle yeniden bakmanın ve Batı’nın ölçütlerine göre bir sanat inşa edilip edilmediğinin sorgulanmasıdır. “Modern Deneyimler” başlığı altında açılan bir dizi sergiler ve kurulan özel müzeler, galeriler ile Cumhuriyet döneminden günümüze plastik sanatlarda, sergileri ve yoğunlukla güncel sanat sergileriyle sanatçının öznelliğinden ve güncel sanat adı altında ise İstanbul merkezli sosyolojik durum analizlerinden beslenen, iki yönlü bir süreç yaşanmıştır.

 

Bağımsız bir yapıdaymış gibi görünen sergilerin, bir özelliği de Türkiye sanatını var etmek ve bu uğurda Türkiye’deki sanatın değer kazanmasını sağlamaktı. Bu sanat kavramlarına hâkim olmayan, eğitim düzeyi akademik olarak basit ve yüzeyde geçen, gerçek sanattan ve gerçek entelektüel sanatçı tanımından habersiz sanat ortamı için, aşılması zorlu bir engeldi ve öyle de oldu. 80 ve 90’lardaki sanat kırılmaları plastik sanatlar alanında yokluğa işaret ederken sanatın felsefesi konuşulmadan, mesele düz bir tarihçe ve kimlik konusuna aracı edildi. Sanat tarihi, yaşayan hareketiyle ve diğer kavramlarla olan bağıntılarıyla tartışılmadı. Sanatçılara bir modern zaman kimliği giydirilerek, ilerici yönleri çok da irdelenmeden sözde modern yüzümüz temsil edilmeye çalışıldı.

Müstakil Ressamlar Birliği’nden bu yana “Batı” türlü süreçleri ve sosyolojik meseleleriyle yapıt üzerinden bir gözle birlikte irdelendi. Bu sanata dair dokümantasyon işleminde, modernizmin “tekil”, “kusursuzluk”, “orijinallik” gibi kavramları -resim sanatı üzerinde eleştirel bir dökümünün yapıldığı-  Batı algısını çoğaltmaya yaramıştır. Yani Avrupa seyahatlerinden dönüşte bir üslup transferine ve taklide gidilmiş, dolayısıyla derin felsefi boyutun, sanatçı aurasının varlığı ıskalanmıştır. Bazı sanatçılar ise Avrupa sanatını öğrenirken sanatın bir salt bir öğrenme meselesi olduğuna yönelerek Türkiye Cumhuriyetinin kurtuluş politikaları eşliğinde yüzünü yerel olana çevirmiş, Anadolu coğrafyasında kalkınmaya araç edilen bir sanatı görselleştirmiştir. Bu modernizmin inşası paralelinde Türkiyeli resim başlığı altında Batı’yı izlek alan çizgisel bir okumayla iyice aktarmacı tavra yönelmiştir.

Sanat tarihi yazımı, çizgisel bir yazma edimiyle sanatı gören bir bakışla duyumsama yapmak yerine bir muhabir etkinliği içerisinde bugün bir Türkiyeli resim sanatını var etme çabasına girişilmiştir. Sanatta eleştirel bakış açsısı kendine bu topraklarda geç yer bulabilmiştir. Özkan Eroğlu, sanat tarihi ve eleştirmen kimliğiyle, 90’lardaki sanat etkinliklerini takip eden biri olarak bu dönemdeki sanata olan samimiyet ve vicdanla ilgili unsurları değerlendirerek yılların dökümünün sonucunda ‘Türkiye’de sanat eleştirisi yapılamamaktadır ve bundan sonrası için de zor gözükmektedir’ sonucuna varmıştır. Cesaretli tavrıyla sanat tarihinin önemli dönemlerinden bugüne sanata bakmayı ve sanat eleştirisinin nasıl yapıldığına dair kitaplarıyla bize neyin sanat, neyin sanat olmadığı yolundaki görüşleriyle yıllarca gayret sarf etmiş ve toplumda sanata karşı bilinçli bir uyanma yaşanması için, ortak bir zihinde düşünebilmek için yayınlar yapıp sanatın önem noktalarına dikkat çekmiştir. “Türkiye’de sanatın durumu” kitabında bu eleştirilerini toplamıştır.

Görsel sanatlar alanında açılan sergiler ve büyük galeriler diyebileceğimiz müzeler, çağdaş bir karma içerisinde bu özgün Türkiye sanatını ulusal bir yükselmeye götürememiş, bir satış mantığına kaydırmıştır. Eleştirmenler ve sanat yazarları ise sanatsal bir inşa veya toplumcu bir eğitme amacı dışında yazdıklarından da biraz mahcup sanat yazınında oldurulmaya çalışılan bu dokümantasyona katkı sağlamaya devam etmişlerdir. Eleştiri, Türkiye sanatında akademik çabalara bırakılmış eleştirmenler ve a-akademik oluşumlar sanatı doğru bir biçimde tanımlayamamıştır. Dolayısıyla yaşatamamıştırlar da… Türkiye’nin kültür ikliminde ve sosyal ortamlarında sanat kökleşememiştir. Sanat galerilerinden özel müzelerin yaptığı sergilemeler ve ürettikleri söylem, sanatın kendisi yerine kurumun bireysel bir girişimi olarak kalmış ve gerçek zeminini bulamamıştır. Türkiye resminin sanatçılarını ve ilk ve cumhuriyet dönemlerinin ressamlarını kapsayan Resim Heykel Müzesi yıllardır kapalı, nihayetinde sermayenin gözünde bir cazibe merkezi olarak kaderi planlanmış, beklemektedir. Basitmiş gibi görünen müzenin kapalı kalması konusu Türkiye sanatında eleştirinin ve sanatın kendisinin ne halde olduğunu ve bir müzenin içinde ve politik ortamında nasıl yaşandığını gösteriyor.

Sakıp Sabancı Müzesi’ndeki Avni Lifij sergisi, onun sanat eseri adına anlattığı özellikler ve dikkat çektiği yapıt algısıyla gezmeye çalıştım. Eroğlu’nun yıllardır yaratıcı sanatçı ve zihin olarak işaret ettiği Avni Lifij’in gizemli ve görünen yüzünü fark edebiliyordum. Bir sanat entelektüeli olma yolunda sunduğu kavramsal boyutu ve derinliklerin neler olduğunu ve kendi yolculuğumuzda bunu nasıl açımlamamız konusu Lifij’de anlam kazanıyordu. Sergilemenin bu tür bir eleştiriyi içerdiğini ve yansıtabildiğini söylemek ise zordu. Resimleri tek tek fazla irdelenmeden, sözü Lifij’in eserlerine bırakan yaklaşımıyla karşımıza çıkarılmıştı.

Türkiye sanatının özellikle son yüzyılı üzerinden yaratıcı sanatçı boyutunda Avni Lifij’in “ilk modern kök” olarak gösterilmesi kanımca çok yerindedir ve önemlidir. Yaratıcı sanatçı nitelemesini Lifij, Avrupa ziyareti sayesinde, ayrıca filozofik ve derin zihni sayesinde kazanmıştır. Taklit ve kopyayı ayırt ederek sanatın yüzyıllar boyunca geçirdiği evrimin izlerini sürerek, kendi plastik dilini oluşturmaya çalışmış ve başka alanlarda da sıkı araştırmalar yaparak gerçek bir entelektüel kimliği ortaya koymuştur.

Sakıp Sabancı Müzesi’nde açılmış olan “Çağının Yenisi Lifij” sergisi, Lifij’i yaratıcı sanatçı ve ona atfedilen kavramlar üzerinden görmek, ayrıca kendi sanat deneyimimizi yaşamak için önemliydi.  Yapılmış olması için yapılmış, Lifij’in gerçek karakteri üzerine odaklanan onun yaratıcı süreçlerine vurgu yapan bir sergi yerine, hayat hikâyesinden ve arşivi gözler önüne sermek dışında vurucu bir çaba ve gerçek izleyiciye aktarılamamıştı.

Çağının ressamları gibi Paris’te Cormon atölyesinde çalışıp deseni ve sanatın tinsel yönünü gören Lifij, ilk kez Özkan Eroğlu’nun dikkat çektiği üzere “Haleti ruhiye” kavramını kullanan bir sanatçıdır ve bu tanımı kullanması zamanının zihinselliğine sahip olduğunun en sağlam göstergesidir. Bu durum o dönemde Lifij’in Kandinsky’i fark ettiğini de bize gösterir (Kandinsky’nin Über das Geistige in der Kunst kitabı orijinal dili Almancadan sonra en iyi ifadesini Fransızcada bulmuş bir kitaptır. Bunu Eroğlu’ndan duymuştum). Avrupa’da formları taklit etmek yerine kendine ait bir tinselliği izleyiciye vermek isteyen Lifij, çağının ilerisindedir ve karamsar bir bakışla Türkiye sanatındaki problemlere değinir. Lifij çağdaşı Hikmet Onat ve İbrahim Çallı’yı eleştirir.  Bu ünlü isimler iyi olmayan çalışmalarını her yönüyle piyasa için yapmaktadır. Böyle bir ticaretin süte su karıştırmak gibi hileli bir ticaret olduğunun altını çizer. Bu eleştirisinde Onat’ın renk derecelendirmeleriyle ilgili sıkıntısı olduğuna işaret ederken, Çallı’nın ifade ve plastik olan arasındaki uyumun ne demek olduğunun farkında olmadığını dile getirir, onun portre deyince salt yüz ifadesini anladığını, kendisine sanatçı diyen birinin “Yunan Esirlerinin Millet meclisinin önünden geçişi” isimli eseri sergiye koymaması gerektiğini söyler. Lifij’in eleştirel tavrı, resim sanatçısı ile ressam arasındaki ayrımını da bize gösterir. Portresindeki derin ifade, çizgisiyle yansıttığı sağlam karakteri, dolayısıyla Lifij’in portresinin cesaretli ifadesi sanata ve ülkesine bakışı gibidir.

Sakıp Sabancı Müzesi’ndeki sergiye geldiğimizde, organizasyon Lifij’i çevresindeki zamanın ruhuyla tanımlayan klasik bir bakış dışında, Lifij’in sanatsal yönden bir çağlayanı andıran resim serüveni ve romantik varoluşunu yansıtmaktan uzaktı. Oysa Lifij’in resimlerini yorumlamak konusunda resimleri aşıp, felsefesi ve kendi zamanına nasıl baktığının gösterildiği bir sunum sanatı öğrenmek isteyenlere ve ilgililere daha faydalı gelirdi diye düşüyorum. Müzenin sanata ve topluma katkısı bu tür evrensel sanatı bilen ve çağının ötesinde yenilikçi bir bakışla ilk modern-çağdaş kök dediği Avni Lifij ortaya çıkarılabilirdi. Sergide sanatçının yaratıcı soyutlamalarını, onun döneminin ötesinde ilerici sanat yaparak sanatını biçimsel anlamda Batılı bir gözle inşa ettiğini gözlemliyoruz. Empresyonistlerin gerçeği algılama şeklinden dışavurumcuların ışığı ve ifadeyi ele alış biçimlerine dek sergi boyunca Lifij’in eserleri bu ölçütler eşliğinde gezilebilir. İzlenimden çok dışavurumcu fırça darbeleriyle bize içsel bir yolculuk yaşatması, küçükten büyüğe duyarlı ve romantik bir resim algısının peşinden gittiğini gösteriyor ve poşadlarının sayısı ve onlara verdiği önem, sanatçının bitmek tükenmek bilmeyen araştırıcı yanıyla örtüşmektedir. Poşadları, sanatçının sanatı farklı görebilmesi ve zamanının zihnine iyi hâkim olduğuna en iyi kanıttır. Sergide çok boyutlu bir sanat algısı ile eserlere yaklaşılmamış, Avni Lifij’in doğası ve 1914 Kuşağından neden ayrıldığı noktasında kesin bir ayrıma da gidilmemiştir. Zamanını eleştirel bir bakışla irdeleyen Lifij sergisinde bu kadar yıl geçtikten sonra iyi anlaşılmayı ve onun mirasına soyut ve somut sahip çıkan koleksiyoncuların ve eleştirmenlerin olduğu bir sanat ortamını hak etmektedir.

 

Kafamızdaki Lifij portresi bir izleyici olarak bize, etki ve tepkiye yönelik sanat yapmanın Lifij’de ne denli önemli olduğunu göstermekte. O, sanatının hiçbir döneminde susmamış, diğer ressamları eleştirmekte geri durmamış, etkiye ve tepkiye açık bir sanatçının sanat tarihinden ve felsefeden kavramlarla zamansız bir uzamda geleceğe taşındığına iyi bir örnektir. Sonuçta kavramlar ve onu tanıtmalar sadece resimlerini izlemekle değil onun geçtiği sanat yolunu ifade eden hisleri anlamakla ve kendi çıktığımız bu yolda bu yaratıcılığı fark edebilmekle mümkündür. Sergi gezmek, bir sanatçının bu görünmeyen yanlarını görmekle amacına ulaşır. Bu da kişinin olgunluğuyla ve eidetik gözünün zenginliğiyle ilgilidir. Lifij görünen ve görünmeyen yanlar arasında güzel bir köprü kurmuş, zamanını yansıtan bir isim olarak tepkileri üzerine çekmiş ve buna paralel şu soru mutlaka sorulmalıdır: “neden akademinin dekoratif sanatlar bölümüne mahkûm edildiği araştırılıp, anlatılmalı, yazılarında acımadan eleştiri yaptığından ötürü mü bu hale geldiği konusu da mutlaka araştırılmalıdır”. Lifij’i çoğu kez vurgulandığı gibi resimdeki psikolojik ve romantik, yenilikçi bakışı kadar, bunların arasına sanat ideolojisini de katan bir sanatın peşinde olduğu yönü de vurgulanmamıştır. Lifij’in yazıları ve mektuplarından bir sanat ideolojisi olduğunu görürüz. Sıradan tarafını seçen bir tartışma yerine ideolojik, toplumcu, çağının yeniliklerini sanata aktarmak isteyen o dönemdeki sanatı eleştiren ve yeniyle buluşması için uğraşan bir vicdani muhasebe yüzünden Lifij, diğer çağdaşlarından ayrı düşer ve yalnız kalır. Eski ve yeni çatışmalarının yapıldığı bir dönemde Lifij’i hem sözel hem de sanatıyla beraber ilerici noktaya taşıyan ifadeleri, onu sanat ortamında ve sanatında etkin kılmaya çalışır. Bugün sanatının eserleri ve ilerici yanıyla değer gördüğü bir günde eserleri sergilenirken, Lifij’in uyarılarından nem alınamamış bir sanat ve hatta bu sergi için söyleyecek olursak bir sergi inşa edilmeye çalışılmıştır.

Sabancı’daki sergiden Lifij’i müze duvarlarında yansıtırken, çevresine yabancılaşmış bugünkü sanat ideolojisi ve özellikle sanatın plastik açıdan irdelenerek ele almasını beklerdik. Türkiye modernleşmesi adı altında düzenlenen sanat sergileri sanat ortamına ve sanatın yapılış şekline yabancı, kurumun tarihini sanatın tarihiyle yazmaya yöndeş bir amaçla bir sanat tarihi yazımı gerçekleştirmektedir. Sanatçının hayatını arşivleyen ve kayıt altına alan bu sanat tarihi yazımı, bir kurumsal fayda sağladığı kadar, keşke Lifij, sanat düşüncesi içerisinde geçmiş zamandaki eleştirileri ve bireysel hayatlarımızı da şekillendiren yanıyla da değerlendirilebilseydi. Ancak o zaman çağının yenisi iddiası kanıtlanmış, Lifij’e gerçekten yaklaşıp, dokunulmuş olurdu.

Evrim Sekmen

Evrim Sekmen

ÖNCEKİ YAZI

Kurt Schwitters

SONRAKİ YAZI

Bütünsel Sanat Algısı ve Bugün Sanat

Henüz your yapılmadı.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*