İzlekler Yayınları

Anıl Yıldız ile Alacakaranlık Edebiyatı Üzerine…

S: Edebiyat ile tanışman ve bu yolda ilerleyişin nasıl gerçekleşti? Bize kısaca yazar olma hikayenden bahsedebilir misin?

Edebiyat ile tanışmam ve yazarlık serüvenim benim için birbirinden ayrılamaz. Ancak “Yazar- Oluş” tabiri hem kendi kişisel gelişimim hem de felsefi duruşum açısından daha yerindedir. Yazma eylemi bitimsiz bir maceradır. Kişisel olarak da her daim kendini aşmaya çalışan biriyim ve bu anlamda yazar – oluş içindeyim. Edebiyat ile tanışmamın net bir tarihini çıkarmam zor. Yalnızca çok erken yaşta şiir karaladığımı hatırlıyorum. Edebiyata beni yakınlaştıran şey ise her daim içimde taşıdığım, bir yeti olarak barındırdığım merak duygusudur. Bu merak, tabiki insanı, doğayı kavrama çabasını içerir. Ve bu çaba estetize oldukça edebiyata giden kapı açılmış olur. Hayatı oluş halinde kavrayanlar açısından yazar – oluş serüveni patika yolda ilerlemeyi gerektirir. Çünkü yazma eylemi en sahici, en duru formunu patika yolda ilerlerken edinilen tecrübelerden sağlar. Patika yolun o tehlikeli güzelliğini göze alamayanlar, Nietzsche’nin tabiriyle “edebiyat olarak yaşam”a yaklaşamazlar. Oluş’un zenginliği ile edebiyat, yeni yaşam tomurcuklarını çevresine saçar. Ben de bu yolculuktayım, heyecanla patika yolumda ilerlemeye devam ediyorum. Hem yolculuğun etkisi hem de okuma-yazma alanında derinleştikçe edebi-felsefi anlamda derinliği duru bir şekilde yakalamaya ve bunu dışarıya daha estetik bir halde aktarmaya çalışıyorum ve sanıyorum ki bu oluş hem kendine has olmanın hem de özgürce yazma eylemini gerçekleştirmenin en önemli unsurlarından biridir.

 

S: Dünyanın günümüzdeki gidişatına sanat çare olabilir mi?

Dünya’nın günümüzdeki gidişatına salt sanat çare olamaz. Günümüz atmosferinde derin bir teolojik – politik – ekolojik krizin içindeyiz. Bu kriz ortamından bizzat sanat da olumsuz etkilenmektedir. Ancak biz yine de biliyoruz ki, varlığın en kuytu yerinde çınlayan karanlık, binlerce yıllık insan-oluş’un yankısıdır ve sanat bir anlamda bu deruni sese verilebilecek yegane yanıttır. Sanatın bu anlamdaki gücünü küçümsememeliyiz. Diğer taraftan Teodise meselesi günümüzde de temel tartışma noktalarından birisidir. Edebiyat özelinde gidecek olursak örneğin Dostoyevski’ye göre her türlü teodisenin görevi masum çocukların gözyaşlarının dindirilmesi olmalıdır. Bu mesele bütün yakıcılığı ve şiddeti ile günümüzde de karşımıza çıkmaktadır. Sanat, bu anlamda mühimdir. İnsanları gerçekliğin cehenneminden, tek boyutlu dünyadan kurtarıp farklı varolma eğilimlerini düşünmelerini sağlar. Halihazırdaki çağın ethosunda (sanatın kendisi de sorgulamalara, eleştirilere tabii olmak kaydıyla) sanatçı yazdıkları, çizdikleriyle korkmadan, çekinmeden derin bir suskunluğa rağmen çölde haykıran ses olmalıdır. Bu aynı zamanda bir entelektüelin en önemli vicdani duruşudur. Bu duruş halihazırdaki “Kültürel Şizofreni”den yegane kaçış çizgisi yaratabilir. Politik olarak totaliterleşme eğilimleri açıkça görülse de hiçbir fikir, dava yaşamı kuşatamaz. Yaşamı bütünüyle kavradığını iddia eden bir düşünce sistemi, binlerce farklı varolma eğilimini senkronize etmeye çabalar. Ancak mükemmel uyum hiçbir zaman sağlanamaz. Yaşam, tek boyutlu dünyaya sığmayacak kadar akışkandır. Ve bu noktada sanat, bu akışkan ve değişen dünyayı iyi kavradığı sürece olumsuz gidişattan sıyrılabilir. Siyah-beyaz’a hapsedilmeye çalışılan bir dünyada insanlara ufkun ötesindeki güzellikleri sunabilir. Biz böylelikle “ortak birşeyleri olmayanların ortaklıkları”nı kurabilir ve dünya ağrısına karşı etik-estetik üretimlerle çare olabiliriz. Sanatın bu anlamdaki gücü önemlidir ve hatta bu oluş günümüzde onun en acil görevlerinden biridir.

S:Tanrı yazarın ölümünün ilan edildiği bir dönemde yazarın görevi nedir?

Günümüz açısından bakıldığında Tanrı-Yazar’ın ölümünün ilan edilmesi belli bir gerçekliği içinde barındırıyor. Biz günümüzde Romantizm, Hümanizm gibi akımların ayrıca belli bir dönem felsefe, edebiyat ve siyasal alanda etkisini ciddi bir şekilde gösteren büyük anlatıların etkisini yitirdiğini görüyoruz. Bu derinlemesine incelemeyi hak eden bir konudur ancak Nietzsche’yi de anarak Tanrı-Yazar’ın öldüğünü ilan edebiliriz. Bu bize yeni oluş imkanlarını açan, farklı estetik deneyimleri yaşamamızı ve yaratmamızı sağlayan minör-oluş’lar devrini açığa çıkarmaktadır. Büyük isimlere, anlatılara karşı tekilliklerin tarihini keşfedilmek üzere önümüze sunmaktadır. Özellikle günümüzde bir entelektüel R. Girard’ın betimlemesiyle: “Her türlü metne şiddet uygulamalıdır.” Etik – estetik içerikli bir Kritik geliştirmek, çağın ethosunda en acil görevlerden biridir. G. Deleuze: “Sanat direnendir, ölüme, köleliğe, alçaklığa, utanca direnir.” Derken bir hakikati dillendiriyordu. Bir yazarın görevi de benim için bu olmalıdır. Gerçekliğin basıncında yeni direnme odaklarını keşfedecek patika yollarda bütün engellere rağmen sabır ve azimle ilerlemelidir. Bu yolculukta keşfedilecek olan, insanlığın binlerce yıllık kültürel hazinesine katkı yapacaktır.

 

S:İzlekler Yayınları’ndan son çıkan kitabın “Alacakaranlık Edebiyatı” konusunda ne söyleyebilirsin? Üretimlerinin süreçlerinden ve aforizmatik yanın nasıl oluştuğundan bahsedebilir misin?

Alacakaranlık Edebiyatı, yeni bir “insan” kavrayışını araştırma çalışmasıdır. İnsan “doğa”sına ilişkin felsefi araştırmaların donuklaştırıcı etkisini kırmaya, bu alana edebi bir müdahale yapmayı amaçlar. İnsanın karmaşık dünyasına temas etme ve içindeki potansiyeli ortaya çıkarmaya çabalar. Düşüncenin sınırlarında ufkun ötesindeki el değmemiş kelimeleri bulmaya çalışır. Bunun için her türlü major edebi kanon’ları sorgulama konusu yapar ve yaşamın çatlaklarından beslenir. “Büyük” edebi isimleri sorgular, onlardan beslenir ama onları kapsayarak aşmaya çalışır. Albert Camus’nün “Absurde Karakter”ini Cioran üzerinden güncellemeye çalışması gibi… Kitapta belirtildiği üzere, hakim dilin kodlarını parçalayacak, suskunluğu aktarabilecek, her türlü edebi kanonun dışında yeni bir Patika-dil…

Bu Patika-dil ile varlığın en kuytu yerlerini keşfetmek ve yeni bir insan anlayışına doğru ilerlemek Alacakaranlık Edebiyatı’nın temel amacıdır. Ve bu teorik soruşturmalardan sonra bu yeni edebiyat anlayışı doğrultusunda yaratılacak edebi karakterleri öykü ve roman dünyasına taşımaya çalışır. İnsanları gerçekliğin basıncından kurtaracak, düşsel evrenimizi zenginleştirecek yeni bir edebiyat anlayışını tartışma konusu olarak sunar.

Tanrı – Yazar’ın ölümünün ilan edildiği yerde okurların karnavaleks buluşmalarını, neşeli karşılaşmalarını sağlayarak “ortak birşeyleri olmayanların ortaklıkları”nı kurmayı amaçlar. Bu noktada Cioran önemlidir:

 

Yirmi üç yaşında Umutsuzluğun Doruklarında’yı yazan, o muazzam eseri Çürümenin Kitabı’nı ise, ana dili olmadığı halde mükemmel bir Fransızca ile kaleme alan filozofi ötesi kişilik…

Cioran’ın eserleri, okurlarında farmakon etkisi yaratır ve okur, onun eserleri ile uçurumun kenarlarında tuhaf bir rahatlama hisseder. Umutsuzluğun Doruklarında, “kendine karşı düşünme”nin, “şiddet ve azgınlığın son noktası”dır. Ve yirmi üç yaşın bütün günahlarını, bütün güzelliklerini taşır…

 

” İçimdeki Atavistiğe Karşı Direniş Notları” isimli ilk kitabımda, ondan öğrendiğim şeyler için, ona teşekkür niyetine kitabımda, “Cioran’ın Zekası, Zulmedene Karşı” başlığını açtım ve onun beni en çok etkileyen:

“Aşka, hırsa ve topluma sırt çevirenlerden kendinizi sakınınız, vazgeçmiş olmanın intikamını alacaklardır.” sözünü çözümlediğim pasajımın yanında, şöyle bir pasaj da yazdım:

 

“Her türlü izm totaliterleşmeye mahkumdur. Cioran’ın pasajları bunların örnekleriyle doludur… Zalimin izm’i elbet totaliterdir ancak mazlumun izm’i de aynı akıbete uğrayacaktır… Kadim problemdir bu. Peygamberi hareketlerin bile temel özgürlük sorunu belki bununla alakalıdır. Kişi kendi kötülük problemini felsefi düzlemde çözemezse en özgürlükçü geçineni bile otorite bataklığına batacaktır… Kölenin zihninde isyan tasarıları doğarsa zincirlerinden kurtulabilir, Spartacus örneğinde olduğu gibi. Ya Spartacus başarılı olsaydı, kendi krallığını ilan etseydi… Bunun olmayacağının garantisi yok. Çünkü biliyoruz ki iktidarı arzulamak ve karizmanın kurumsallaşması insanlığın uğradığı en büyük lanettir. Reçete sunacak gücüm yok. Kendi kötülük problemim ile hesaplaşmanın derdindeyim…”

 

Beyrut’ta bir mahzende bombardıman altında Cioran okuyan Lübnanlı kadın, ki o felaketin ortasında Cioran okuyarak rahatlayan kadın… Ya da intiharın eşiğindeyken, Cioran’ın intihar üzerine düşüncelerini keşfeden ve ona yazmaya başlayan Japon kadın… Okuyan herkesin varoluşunda derin izler bırakan alacakaranlık düşünürü, toplumun gördüğü karabasan, bir çığlık: Cioran…

 

“Doğmuş Olmanın Sakıncası Üzerine” isimli kitabında şu muazzam pasajın yazarı:

“Şiddet ve Gözlerimin açılması arasında kendimi bir terörist gibi görüyorum. Saldırı düzenlemek amacıyla sokağa çıkan ve yolda Vaiz ya da Epiktetos’u okumak için duran bir terörist…”

 

Yıkıma bir tapınak inşa etmeye çalışan, kral olacak olsa amblemini başkaldırı olarak belirleyecek düşünür, düşünmekten acılaşan bedenin, cehennemde rahat uyusun…

Hakikatine selam olsun…

 

Alacakaranlık Edebiyatı umarım ki yeni patika yollara vesile olur. Bu röportaj için teşekkürlerimi sunuyorum.

 

 

 

Anıl Yıldız

 

İzlekler

İzlekler

ÖNCEKİ YAZI

Özkan Eroğlu'ndan Doktora Tez Öyküsü ve Yeni kitap hk.

SONRAKİ YAZI

İzlekler Yayınları'ndan Yeni Kitap: Sanat Yapıtının Kaynağı

Henüz your yapılmadı.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*