Özkan EroğluSanat Eleştiri

90’lı Yıllarda Eleştiriler Devam Ediyor

şaştım kaldım..!

Genç Sanat dergisini (!) elime alınca editöründen yazarına, fuardan, kurullarında yer almalarına (ya kendileri ya da sözlerini geçirdiklerini düşündüğüm arkadaşları) ve bu organizasyonun üzerinden iki ay geçmesine rağmen, bir şikayet bir şikayet… İnsanın kendiyle kısa zamanlı terse düşmesi ne büyük bir zavallılık. Daha “Editörden” başlığı altında başlıyor şikayetler, Abdülkadir Günyaz imzalı yazıda da devam ediyordu. Birbirleriyle sözleşmişler sanki, o berbat fuarı iki ay gecikmeyle de olsa eleştirelim, yani kendimizi eleştirelim diye. Bunu pek samimiyetlerinden dolayı yaptıklarını zannetmiyorum ya, hadi neyse. Yahu eleştirdiğiniz şeylerin önlemleri, açılış tarihinden en az altı ay öncesinden alınmaz mı? Aynı odak, iki dergi birden çıkarıyor, fakat yazıktır ki bir fuarı yönlendirecek cesareti, içselliği vb. çıkışları kendilerinde bulamıyor. Aynı şekilde Milliyet Sanat dergisinde de gerekli tarihlerde etkili çıkışların görülmemesi gerçekten yazık dedirtecek cinsten. Duyuru konusunda müthiş derecede eksik kalındığından yakınılıyor Genç Sanat’taki yazılarda… Duyuruda bir eksiklik varsa, o zaman işin oluştuğu plastik sanatlar ortamında bir küreselleşme yakalanamamış, demokratik davranılmamış demektir. Eğer bugün, bu tip dergiler, sahipleri, yazarları fuar içinde aktif olarak yerini almasına rağmen halen yakınıyorlarsa eksiklik kesinlikle kendilerindedir. Fuarın hareketsizliği ve bir semt pazarı haline dönmesine, kendilerine oldukça şanslar verilmiş söz konusu kişilerin, sanat gibi hassas bir konudaki görgüleri etkin olmuş olup, yanı sıra yazarlarının etkili ve ayrıştırıcı yazılar yazmamaları neden olmuştur. Fuarın öncesindeki hiç bir ilişkiye tanık olmamama (o zaman vatani görevimi yapıyordum) ve kurullarından birinde etkin olup mücadele vermeme rağmen, insan kendsini sorumlu hissediyor olan biten karşısında (yazarlar, eleştirmen geçinenler, galericiler uyuyunca ve ucuz politikaları tercih edince iş yine bize düştü). Ya da en azından paylaşılmasını beklediğim bir manifesto niteliği taşıyan “Fuar çaptan düştü” başlıklı yazımı fuar sırasında çoğaltarak elden dağıttım ki, bir tartışma hemen başlasın, bir protesto hemen gelişsin diye. Şimdi soruyorum öncelikle yazar, galerici ve bu camianın içinde görev üstlenmiş arkadaşların büyük kısmına; hangisi gelip, benimle bu hareketi büyütmek istedi?

Burada şu soruyu da sormamız gerekiyor; üzerine ölü toprağı serpiştirilmiş gibi olan fuar mıdır yoksa kendileri mi? İşte bu soruya tarafsız bir şekilde düşünüp cevap versinler, soruların ve sorunların köküne de o zaman inmiş olacaklar; buna emin olabilirler. Tamam depremdi, bilmem neydi, ekonomik bozukluklardı, fakat her şey bireyden kaynaklanır, bir harekete az insan katılabilir, yanı sıra nitelik yoğundur. Hep rakamlara endeksli oldu olası bu arkadaşlar. “Editörden” yazısında “fuarı biz başaramadık, bunun nedenlerini ortaya sermeliyiz” gibisinden bitiş paragrafında bir cümle yer alıyor. Ve nihayet dedirtiyor insana. Çok yönlü, çok sesli, kucaklayıcı ve kuşatıcı olamadığınız, insanları kırıp, küstürüp ve bazı çevrelere kapalı kaldığınız sürece hangi kararları alırsanız alın, sonuca gidilemeyecektir; bunu böyle biliniz. Ha bir de Sayın Günyaz pek üzülmüş müzayedelerin fuardaki üstünlüklerine. Bu üzüntü daha çok, ona yakın olan “galeriler birliği” hareketinden dolayı sanki galerileri koruyan kollayan bir havaya işaret ediyor gibiydi kusura bakmasın. Müzayede dediğiniz kurumların gelişmelerini aslında bir müze, müzeler olgusu olabilse yönlendirecektir, olmayınca görev kimindir? Tabii ki galerilerin, fakat bir birlik halindeki galerilerin. Var mıdır böylesi bir birlik ortada tam anlamıyla sarıp sarmalayan. Yok. O zaman boşuna ağlanıyorsunuz. Bence hiç ağlamayın, örnek verdiğiniz üç müzayede kurumunu ve yaptıklarını sahiplendiğimi de sanmayın (bugüne kadar onlarla tek bir işim olmadı), fakat işte sizin ve çevrenizin bir zamandan beri bazı çevrelere güç bende, voltran benim, bana ya uy, uymazsan gidersin politikalarının bir sonucudur bütün bu olanlar. Demek ki lisansı sizlerin elinde olan bir şeyin lisansını sizlere çaktırmadan yürütmüşler. Şimdi çık, çıka bilirseniz işin içinden. Bence çevrenize şu soruyu sormanızda daha büyük yarar var: Almayalım mazlumun ahını yoksa çıkmaya devam edecek aheste aheste… Böyle giderse bakın daha neler olacak !

soyutta öncü mü?

Yapı Kredi Kazım Taşkent Sanat Galerisi’nde de Ferruh Başağa’nın resimlerini izledim. Lyonel Feininger’in farklı açılımlarına dalmış ve öyle de kalmış bir ressamla karşı karşıya olduğumu hemen anladım. Öncü olmak o kadar kolay mıdır? Tabii ki hayır. Başağa, sergisinde bir kaç rengin atmosferik boyutta resimlerini yıkadığını bize gösteriyor. Kanımca sanatçı kesinlikle tekrara düşmüş görüntüsü veriyor. Oysa kat ettiği yıllar ona bu tekrarları yaptırmamalıydı bence. Kanımca ortada kol gezenler hiç de yeni bir şeyi değil, sadece kendini tekrarlayan bir sanatı ortaya koymaktadır. Söyleyecek başka şey bulamıyorum. Başağa’ya öncü diyebilen beyinlerin şöyle dünyada bir öncü-avangard kavramına bakmalarını öneriyorum. Böylesi, ortamımızda bazı sanatçılar ısrarla biline gelen klişeleşmiş taraflarıyla sürekli lanse edilmeye çalışılıyor. Çok yanlış. Böyle ne bir piyasa oluşur, ne de bir sanatçının piyasası oluşturulur. Dikkat..!

çağdaş sanat müze mantığında eyyamcılık olmaz !

Evet, bugün çağdaş sanatı müzesi kurmak isteyenler ile, bir uzun süredir bu lakırdıyı dillerine dolayanlar bir yanlış içindeler. Homojen ola-mı-yor-lar. Neden? Çünkü kimi insanları oyunun dışında, belki de çok gereksiz olan birçok insanı da oyunun içinde ısrarla tutarak. Müzeyi söz de kuracağım diye öne çıkanlar, dünyadaki sanat pazarının farkında değil, kötü ve yanlış sanat üretenleri oyuna alan, belli zengin kimseleri de oyuna dahil ederek, yarınlarda bu kişilerin dayattığı sanatçılara nasıl hayır diyeceklerini düşünmeden yola çıkmayı yeğlediler. Oysa bu oyun, tehlikeli bir oyun. Bir kere müzeyi kuracak kişiler, “kendilerine ne kadar dürüstler” bu soruyu bir sıklık silsilesi içinde kendilerine sormalılar. Olmadık kimselere müze düşüncesini sordurtuyorlar, yoklamalarını cahilce ve hiç de dinamik olamayan kimselere yaptırıyorlar. Önemli olan dünya ölçeğinde bir müze hareketi içine girebilmektir. Yoksa “ben söyleyeyim sen dinle, ya da dur bak sen söylüyorsun ben dinleyeyim”, işte “kol kırılırsa yen içinde kalmalı” gibisinden garanti gibi gözüken kısır ve çömez bilmeceler eşliğinde müze kurulamaz, kuramazsınız. Bir kere hümanist dürtüleri içinde barındıramayan korkak bir girişim çok uzun vadeli olmaz ve dünya standartlarına ulaşmaz. Ne diyeyim benden hatırlatması, gerisini düşünen düşünsün…

bir Ankaralı ve düşündürdükleri

Baskı resim ile uğraşan kimseler, özellikle Ankara tarafında dekoratif olmaktan ne yazık ki kurtulamıyor. Mürşide İçmeli yılların eğitimcisi. Sergideki baskılarının teknik boyutu itibariyle titiz ve temiz bir işçilikle değerlendirildiği kesin. Ya biçim ve felsefe ilişkisine dayanan yanı. Kanımca tutturulmuş, deyim yerindeyse bir plak gibi takılmış insan başı ve bedenini Turani’de de, Misman’da da, İçmeli’de de, Ayaz’da da görebiliyoruz. Bunun adı bir klişeleşmedir ve yine plastik boyutta çok tehlikelidir. Kim yumurta, kim tavuk? Tabii işin o boyutu beni ilgilendirmiyor. Bu Ankara ortamını bilen eleştirmen-yazarların sorunu ve kanımca görevlerini tam olarak yapmadıkları da ortada.

aykırı işler mi?

Öncelikle şunu belirtmekte yarar var. Aykırılığı kim ortaya koyabilir? Sanat ortamında gerçekten sanatçıdır diyebileceğimiz kişiler. Aykırılıklarından dolayı da sanatçıdır onlar. Aykırılık, kişinin yaşamına yansır öncelikle. Diyeceksiniz ki, her kişinin aykırı kaldığı zamanlar olmuştur. Eğer Türkiye’de, sadece kültür ve sanat alanındaki insanların tümü biraz aykırı olmayı başarabilseydi, bugün plastik sanatlar ortamımızın durumu da bu olmaz, taşlar yerine oturmuş olurdu. Onun için, havada kalan bazı düşünceleri tekrar tekrar gündeme getirmenin kimseye ve ortamımıza bir yararı olamayacağı açıktır.

Özellikle bugünlerde plastik sanatlar ortamımızın temel sorunlarını gidermeye uğraş vermeliyiz diye düşünüyorum. Avrupa Birliği’ne ilişik süreçte temel sorun giderici adımlar çok önemlidir. Örneğin ressam ile resim sanatçısı ayrımının olmadığı ortamımızda, nasıl olur da -sadece sergi düzenledim diyen iki arkadaşımızın, aşırı yorumlar aracılığıyla buldum diye göstermeye çalıştığı- bir aykırılıktan bahsedilebilir. Şunu söyleyeyim de, vurgu yapmak istediğim tam anlaşılsın: Bir sergi, düzenleyicisinin amaçlarının, kişiliğinin, görgüsünün vb. özelliklerinin bir aynasıdır. Sayın Haşim Nur Gürel’e ve Levent Çalıkoğlu’na söylemek istiyorum: İddia ettiğiniz temanız gereği, aykırılık sözcüğünden hareket ediyorsanız, bir ucunuzla sizin de aykırı olmanız gerekmez mi? Veya bir başka deyişle, aykırıların arkasına sığınarak, kendinizi de aykırı mı kılmaya çalışıyorsunuz? İkinizde aykırı olamadığınızı bile bile, hangi nedene binayen böyle bir sergiyi düzenlemeye soyundunuz? Kendilerini serginin küratörleri olarak gösteren arkadaşlar bu sorularımı lütfen cevaplasınlar, böylelikle sanatseverleri de aydınlatmış olurlar.

Tabii ki sergi düzenlenebilir, fakat temel sorunlar çerçevesinde kimi konular irdelenerek. Plastik sanatlar ortamımızın önünün açılması, ancak böyle sağlanabilir. Yoksa şov yapmaksa, ya da açmak kapamaksa bir sergiyle amaç, buna da acırım doğrusu. Çünkü o kataloglar, davetiyeler kolay gerçekleşmiyor.

Bir kavram’ ya da temaya dayandırıldığı iddia edilen hareketlerde, o hareketlerin üzerine yazılan veya konuşulanlar da büyük önem taşır ve düzenleyenlerin sorumlulukları dahilindedir.

Serginin amacını ortaya koymasını beklediğimiz Aykırı İşler, Aykırı Anlar başlıklı, sergi kataloğunun başında yer alan Sayın Gürel’e ait yazıya göz gezdiriyorum:

İlk cümle aynen şöyle: “Her aykırı işin ardında aykırı bir insan, ya da aykırı bir yaşam anı vardır”.

Önce şu net değildir: Sergide gördüğümüz işlerin aykırılığı, -dikkatle bakıldığında görülecektir- Sayın Gürel’in arkadaşı Sayın Çalıkoğlu tarafından resimlerin altına yazılan ve işin adeta resimli romana çevrildiği, bize bir anlamda oku da anla diyerekten, inandırmak istediği öznel yorumlar kadardır. Yoksa aykırılık kişinin salt resim yapmasıyla alakalı bir şey değil, yanı sıra yaşamında yeminli olduğu, baş koyduğu bir şeydir. Lütfen yaşamsallığına bağlı, aykırılığı yaşamıyla özdeş olan sergi katılımcısı kaç kimlik vardır, açıklar mısınız? Yoksa, acaba kişilerin aykırılıklarını sizler, sadece sanıyor olmayasınız?

Sayın Gürel bir sonraki paragrafta Bacon’ın bir görüşüne yer veriyor. Görüşün içinde, “sanat yapıtı” ibaresi geçiyor. Sanat yapıtı deyince, muhatabı sanatçıdır. Şimdi lütfen bana bir açıklama daha yaparak, sergide kaç tane sanatçı var, söyler misiniz? Gariptir ki ülkemizde ne kadar çok sanatçı olduğunu hep bu tür, aynı imzalardan çıkmış yazılardan öğreniyorum. Tabii bu tam bir şüphe ortamına davetiye çıkarmaktan başka bir şey değildir. Fakat ben düşüncemi hemen söyleyeyim: Çoğu ressamdır bu isimlerin. O zaman söz konusu Bacon görüşüne genelde nasıl muhatap olunabilir?

Zaten daha sonra gelen paragraf ve cümlelerde sergiyi savunan açıklamalar yerine, garip örnekleri sunan Sayın Gürel, salt kendini bağlayan ve kendisini etkileyen açıklamalarından başka bir şey de ortaya koyamamaktadır. Daha önce, gene bir yazısı dolayısıyla kamuoyunu aydınlatma amaçlı açıklamalarımda, bu yönünden bahsederek, Sayın Gürel’in savunduğu ne olursa olsun, arkasında tam olarak durmadığını anlatmaya çalışmıştım. Bıkmamış, doldur boşalt yapmaya gene devam ediyor.

Sayın Çalıkoğlu’nun kaleme aldığı Aykırı İşler-Üslubunuza takıldım düşebilir miyim? başlıklı yazıya gelince. Bu yazı başından sonuna tam bir tümce ve yazım üslubu kargaşasına işaret ediyor. Sayın Çalıkoğlu kusura bakmasın da, ne seçtikleri isimler ve işlerine, ne de belirledikleri temaya, hiç mi hiç uymayan zorlama bir yazı kaleme almış. Yahu, bırak genleşmeye müsait, nereye çekersen oraya giden bir takım açıklamaları ve yazdığın yazının sınırlarını aşan konuları. Sözünü direkt söyle, sorunlar varsa, -ki olmalı- onları sırala, sıralayacağın sorunları “sen” olarak nasıl çözebileceğini bize anlat, kısaca işi sonuca götür. Bırak, sen de Sayın Gürel gibi temassızlık yoksulu doldur boşaltları. Burada kişisel bir sergi üzerine yazmıyorsun, kaldı ki sanat ortamımızın bugünkü hali karşısında, kişisel sergiler üzerine yazdıklarımızda bile sorunlar ileriye sürülüp, iş bir an önce sonuca götürülmelidir. Böyle sıkıla sıkıla yazılar yazmak zorunda değilsiniz. Zorlama yapmayın. Atın temayı ortaya, sergileyin işleri. Sizin karar veremediğiniz, karar vermiş gibi yapıp, sadece kafa karışıklığına neden olduğunuz yazılarınız yerine, işi izleyici halledecektir.

Sayın Çalıkoğlu’nun yazısındaki ilk cümleyi de dikkatle okuyorum: “Yine de her birinin ufak bir şaşkınlık, bakanın silkelendiği soru işaretli bir gel-git yaratacaklarından eminim” diyor. Katalogtaki o zorlama yazılarınız gibi, yine zorlama, bir muziplik olsun diye kaleme aldığınız resim altı yazıları, aynen yukarıdaki cümlenizde olduğu gibi zahiri duygulara neden oluyor. Bu tip sergilerde önemli olan yargıya daha baştan, söz konusu cümlenizde olduğu gibi ulaşmak değil, bir kere daha yineliyorum ki, sonra, aşama aşama, sergi izleme süresince benzer yargılara izleyicinin ulaşmasıdır. Fakat buna, sizden ve Sayın Gürel’den vakit kalmıyor maalesef. Bazı şeyleri biraz rahat bırakın, korkmayın, bundan bir şey kaybetmezsiniz. Niye şartlandırıyorsunuz insanları. O yazılar yerine, neye açıklık getirdiğinizi tam olarak ortaya serebilseydiniz, izleyiciyi birebirde etkileyen bütün ibarelerden kaçınsaydınız, bir de Türkiye’de henüz yapılamayan; düzenlenen sergilere bilinen kimliklerden öte kimlikleri almak için büyük yüzdeyle bir çaba sarfedebilseydiniz, o zaman amacınıza ulaşmış olurdunuz. Bunu size söylüyorum Sayın Çalıkoğlu, çık dolaş, sorgula, bul, bulgula, aynı malzemelerle yemek yapma yerine biraz risk al, o zaman bir şey yaptım diyebilirsiniz. Bu işler oturduğunuz yerden, öyle kuyruk sokumuna kadar terlemeden olmaz.

sorunlar

Şubat ayında gezdiğim ve bazı gerçekleri gördüğüm sergilerde, doğruyu söylemek gerekirse Türk resminin ciddi, bıkmadan ve sıkılmadan tekrarlanan sorunlarıyla yine karşı karşıya kaldım. Sürekli dile getirdiğim ve bugüne kadar yenilenmeden, sunula sunula tanınmaz ve karmaşık bir halde olan, özellikle son elli yılımızda, ressam ve resim sanatçısı ayrımı yapılmadan ortaya serilen resim sanatımız, tam bir curcunaya dönmüş durumda. Ülkemizin bugünlerde zor durumlarla karşı karşıya kalmasına rağmen, ballı kaymaklı çıkarmalarla üstü örtülen kimi sergiler ve o sergileri açan kimlikler üzerine yapay gündemler oluşturulmaya, yazıktır ki devam ediliyor.

 

Evrim Sekmen

Evrim Sekmen

ÖNCEKİ YAZI

Mona Lisa Caterina'ydı Bence

SONRAKİ YAZI

Bir Resmin Ölümü

Henüz your yapılmadı.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*