Gülgün BaşarırSanat

15. Bienalin Ardından-Gülgün Başarır

İYİ BİR KOMŞU

Her yüreğin rahat etmek için çekildiği bir köşesi vardır. Halil Cibran

 

Bir bienali daha geride bıraktık. Bu bienal “ İYİ BİR KOMŞU”  üst başlığı ile  komşuluk kavramını tartışmaya açtı.  Bienal’in küratörleri  Elmgreen & Dragset onlarca soru ile bu kavramı sorgulamamızı ve kendi iyi komşu tanımımızı ortaya çıkarmaya ve bir farkındalık yaratmaya çalıştılar.

Benim için iyi komşu nedir?  Bu soruya bugün cevap verebilmem için çok gerilere, 1960 öncesine gitmem gerekiyor.  O yıllarda siyasi erkin, iktidarının bekası için,  halkı taraftar olanlar ve diğerleri olarak  bölen siyasi söylemleri, devlet radyolarından taraftar listeleri yayınlamaları, komşuluk ilişkilerini bölüp parçalamıştı. Erkeklerin vazgeçilmez uğrak yerleri olan kahveler bile ayrılmıştı. O yıllarda siyasi düşünceleri  ayni olan kişiler iyi komşu sayılıyordu.

1960 -1971 -1980 yılları arasında  fraksiyonel sol ve sağ siyasi akımların yükseldiği dönemlerdi.  Bu yıllarda yine siyasi düşüncesi ayni olan kişiler  iyi komşu oluyordu. Siyasi düşüncesi farklı olan evli çiftler için ideolojik farklılık  boşanma nedeniydi.  Sağ ve sol örgütler tarafından kurtarılmış mahalleler vardı.

Neredeyse her on yılda bir darbe yaşanan bu coğrafyada  o yıllarda iyi komşu kavramı rafa kalkmıştı. Çünkü kimse kimseye güvenmiyordu. Ayni ideolojiye mensup komşular da güvenlik nedeniyle konuşmuyorlardı. Sol örgütlerden arananları, kendilerini tehlikeye atarak evlerinde saklayanlar, yurt dışına kaçmalarına yardımcı olanlar da oldu.  Muhbirlik  ise bazlarının yaşama biçimiydi.

Bugün eşcinselleri, Kürtleri, Suriyeli’leri  ve yabancıları dışlayanlar  iyi komşu olarak kabul ediliyor. Siyasi erk her zaman olduğu gibi  eylemleri ve siyasi söylemleriyle halkı taraftarlar ve diğerleri olarak bölmeye devam ediyor.  Ayni ideolojiye mensup kişiler hala iyi komşu sayılıyor.

Benim için şiddete bulaşmış, terörü eylem biçimi kabul edenler iyi komşu olamazlar. Ancak komşularımı tanımak  isterim. Onlar da beni tanımak isteyeceklerdir. Selamlaşmak iyi bir başlangıçtır. Tanımadığım  kişilere karşı içimde her zaman bir kuşku olacaktır. Kuşkudan kurtulmak için denemek, sınamak, yoklamak deneyimden geçirmek gerekir.  Ancak kuşkular tanıdıkça azalsa da  hiçbir zaman yok olmayacaktır.

Bienalde, farklı aidiyete, farklı cinsel kimliklere, faklı hikayelere  sahip sanatçılar, farklı bir toplumsal kurumu ifade eden mekanlarda, farklı ifade biçimleriyle, yer aldılar. Sergi mekanlarında bir komşuluk ilişkisi başlattılar.

Elmgreen & Dragset  sergi kataloğunda yer alan metninde  “… sanatçı ve küratör olarak zaten sınırlı bir güce sahibiz ve kendi hikayelerimizi paylaşmaya devam etmezsek eğer, gücümüzün  daha da azalması kaçınılmaz. “  “ Politika ve ana akım medya arenasında verilen büyük savaşa çoğu zaman dahil olmasak da kişisel hikayelerimizi birbirimizle paylaşarak yalıtılmışlığımızı pekala kırabiliriz. “ diyor.  Sanatçıyı var eden de  galiba her şeye rağmen paylaşmaya  devam etmek.

Bienale katılan sanatçılar, kendi hikayeleriyle onları tanımamıza imkan verirken, kendimizi de tanımamıza imkan veriyorlar. Sanat sanatçıların kendi  mahremiyetinde var olan bir şeyi  içinde doğmuş olan  bir şeyi aktarmak, dışa vurmak, açıklamak girişimiyse, sanatçının söylediklerini  hissedebilmek de,   mahremiyetimizde karşılık bulması ile ilişkilidir.

Pera Müzesi’nde yer alan Güney Afrikalı  Lungiswa  Gqunta’nın  Çimen (2016) isimli işi bienaldeki  ilginç işlerden biri oldu. Bu iş,  25.5 x 484 x 366 cm boyutlarında, ahşap üzerine içine yeşil  mürekkep  konulan 3.168  adet kırık Coka Cola  şişesi yan yana dizilerek oluşturulmuş.

Güney Afrikada zengin beyazlar, yabancıların girmesini  engellemek için  kendilerine ait yeşil çimenliklerin etrafındaki çitlerin üzerine, ters döndürülmüş kırık şişeler yerleştirirlermiş. Irk ayrımcılığının göstergesi olan  bu uygulamayı sanatçı ters yüz ederek kırık şişelerden bir ‘çimenlik’ oluşturuyor. Bu çimenlikteki kırık şişeler ‘ yeşil ’ şiddeti görünür kılarken kapitalizm ve küreselleşmeyi simgeleyen Coca Cola şişeleriyle şiddetin küresel boyutlarını ima ediyor.

İlginç işlerden bir diğeri Fransız Aude Pariset ‘in Toddler Promession ( 2016 ) isimli işi,Pera Müzesi’nde yer aldı.İKEA markalı bir bebek karyolası içine strafordan yapılmış bir yatak yerleştirilmiş. Yatağın üzeri yüzlerce un kurdu  ile doldurulmuş. Strafor doğada kendi kendine çözünmeyen, yıllarca yok olmadan kalan bir plastik madde. Bir tek un kurtları strafordan beslenerek yaşayabiliyor. Bu plastik malzemeyi  organik parçalarına ayrıştırabiliyor. Sanatçı, bu bulgudan yola çıkarak un kurtlarının  straforu yavaş yavaş   yiyip  dışkıya dönüştürüşünü, sergi süresince izletiyor. Bebek karyolası içindeki bu durum insanı irkiltiyor.  Dünyada  doğaya bırakılan, yıllarca yok olmayan   plastik maddelerin yarattığı ekolojik kirliliğin, bu küçük un kurtları dışında hiç bir canlı tarafından  yok edilemediği düşünüldüğünde, geleceğimiz olan çocuklara nasıl bir dünya sunduğumuzu görünür kılıyor. Sanatçının işinin bizi irkiltmesi gibi, geleceğe ilişkin bu öngörü de bizi irkiltmeli. Bebek karyolası, çocuklar üzerinden geleceğimizi,  İKEA markası ise bir dünya markası olması nedeniyle, tehlikenin  tüm dünya için olduğunu hissettiriyor.

Belçikalı Berlinde DE Bruyckere’nin Konuşmak (1999) isimli işi Pera müzesinde yer aldı. Sanatçı, birbirine doğru eğilmiş iki çıplak bacaklı kadın ve erkek heykelinin üstüne büyük

bir battaniye örtmüş. Isınmak için kullanılan battaniye, burada gizlenmek ve saklanmak için kullanılmış. Bu battaniye,  bordo zemin üzerine sarı renkli  büyük çiçekli deseniyle  hangi toplum kesimini ifade eder? Ya da  önemli mi battaniyenin renkleri deseni. Bu iki figür gerçekten konuşuyor mu? Berlinde  De Bruyckere’nin işinin adı her ne kadar konuşma olsa da, örtü altında bu pozisyonda duran heykel, göz önünden gizlenen mahrem alana gönderme yapar. Bu pozisyon ‘Konuşmak bedensel devinimdir.’diyen Ortega  y Gasset’ yi haklı çıkarıyor. Bedensel devinimin olmadığı  bir durumda konuşmak mümkün  mü? Sanatçı bize sorular soruyor. İki insan gerçekten anlamlı bir şekilde konuşabilir mi? İnsan kendini çıkarsız ve savunmasız  bir diğerine anlatabilir mi? İnsan birbirini  anlayabilir mi?  Bir olmak sadece cinsellikle mümkün mü? İnsanlar arasında gerçekten bir yakınlık olabilir mi? Galiba cevaplar tek tek herkesin kendi mahreminde saklı.

Fransız sanatçı Luis Bourgeois’nın  ( Kadın  Ev ) serisinden bir deseni Pera Müzesinde yer aldı.  Sanatçı bu deseninde, çıplak gövdesi üzerinde baş yerine çok katlı bir ev taşıyan  ya da evi elbise gibi giyen  kadını bir mekan içinde  çizer. Kırılgan ruhuna rağmen küçücük kollarıyla böylesine büyük bir yükü başının yerine koyup taşımaktadır bütün kadınlar gibi. Ayrıca hem mekanın kendisidir hem değil. Kadının bu ikili hali  kadını her zaman  ayakta tutan bir durumdur . Kendini sadece ev olarak hisseden kadın için durum trajiktir. Luis Bourgeois’nın sanatını şekillendiren  özel olarak kendisinin, genel olarak bütün kadınların hem ev hem ev olmama halidir.

  1. İstanbul Bienali’nde Cehenneme Merdiven isimli işiyle yer alan Monika Bonvicini Luis Bourgeois’nın işine gönderme yapan ya da onun işiyle ilşkilendirdiği  bir video gerçekleştirir. Pera müzesi mekanında iki pano arasında çekilen bu videoda başına geçirilmiş beyaz bir evden kurtulmak için kafasını sağa sola vuran çıplak bir kadın  görülür.  Geleneğin varettiği  toplumsal iş bölümünün  sonucu olan kadını eve hapseden,kadının kendi isteği dışında başına geçirilen bu ev, kadının gelenekle, erkek egemen toplumla hesaplaşmasının bir tezahürü haline geliyor.  Sanatçının bu videosu Pera Müzesi’nde yer aldı.

 

Meksikalı sanatçı Alajendro Almanza Pereda, ( 2017 )18.yüz yıldan 20. yüzyıla kadar  değerli sayılan, bugün bit pazarları ya da çerçeveci dükkanlarında satılan Romantik iki manzara resmi üzerine, birinde yatay, diğerinde dikey olmak üzere iki beton blok yerleştirmiş. Beton blok sanki resimlerin üzerine asılmış gibi duruyor.   Resimlerin üzerine  sıvı beton sıçratılarak bir inşaat alanı etkisi yaratılmış. Sanatçının bu iki işi,  bugün pek çok yapıda benzer duruma  tanık olduğumuz gibi, bir taraftan yaparken diğer taraftan da yıkan bir zihniyetin  tezahürü olarak, müzenin kalıcı sergisinde yaşamaya devam edecek. Coğrafyanın  keyfi olarak  yeniden yeniden biçimlendirilmesi sonucunda  doğa beton manzaralara dönüşüyor. Sanatçı işlerine ‘ Boşluk Korkusu (İlkbahar sahnesi),  ‘ Korku vakti (Göl manzarası) isimlerini vermiş. Kendisini boş ya da boşlukta hissedenler parkları bahçeleri, ormanları betonla doldurarak  boşluğu  ortadan kaldırmaya çalışırlar. Oysa içlerindeki boşluk olduğu yerde öylece kalır. 

 

Gürcistanlı sanatçı Vajiko Chachkhiani ‘nin ( 2015 ) Pera müzesinde bir videosu yer alıyor. Bu videoda, beyaz boyası yer yer dökülmüş ahşap çerçeveli bir pencereden haşin bakışlı  orta yaşlı şişman bir adam bakar.  Sabit bakışıyla dışarıyı gözetlemektedir. Yerinde  biraz kıpırdasa da bakış hep sabit kalır. Sanatçı  bir bakım evinin penceresinden çektiği bu video ile haşin bakışlı adamın yalnız dünyasını seyrederken  ölüme yazgılı oluşumuz karşısında yaşama isteğimizin hep diri kaldığı gerçeği ile  karşılaşırız.

 

Alman sanatçı Olaf Metzel’in (1992-2017 ) Galata Özel Rum Okulun’da Galvanize oluklu alüminyumdan inşa edilmiş  Toplama Merkezi (1992) isimli işi yer alıyor.  Dışa kapalı olan bu mekana  döner bir kapı ile giriliyor. Ucuz bir malzeme olan bu oluklu galvanize malzeme, genellikle mültecilerin toplanması için yapılan geçici mekanlar için kullanılır. Bugün Ortadoğudaki savaştan kaçan ve Avrupa ülkelerine sığınmaya çalışan insanların kapatıldığı barakaları düşündürüyor. Barakanın içi yer yer tahrip olmuş. İsteği dışında  kendisine dayatılan şartlara boyun eğmesi istenen insanların  çaresizliğinin şiddete dönüşmesinin izleri olarak bu barakada yerini alıyor. Sanatçı 1992 yılında eski Yugoslavya’dan  savaş nedeniyle Almanya’ya kaçan göçmenler için yaptığı bu işi, 15. İstanbul Bienali için ikinci kez gerçekleştirmiş. Savaş ve göç bugünkü verili dünyada insanlığın neredeyse ortak kaderi haline geldi.

 

Türkiyeli sanatçı Erkan Özgen’in Galata Özel Rum Okulun’da  yer alan Harikalar Diyarı ( 2016 ) isimli videosu,  İŞİD tarafından kuşatılan Kobani ‘den  kaçan onüç yaşındaki işitme ve konuşma engelli bir çocuğun yaşadıklarına odaklanıyor. Çocuk korkuyu, dehşeti, silahları, aç ve susuz kalışını, silahlı adamları,  dürbünle şehri gözetleyenleri büyük bir enerji ile hiç bir şeyi gözardı etmeden  gösteriyor. Videonun  ismi,  işitme ve konuşma  engelli bir çocuğun, çocuk dünyasının  kaldıramayacağı şeyleri  bedensel devinimle  gösterirken, sanki harikalar diyarını anlatıyormuş gibi yaratıcılığını ortaya koyuşu ile ilintili. Çocuğun yaşadığı bu savaş gerçeğini, korku  acı ve travmayı,  yaşamayan biri ne kadar anlayabilir?

 

İtalyan  sanatçı  Leander Schönweger’in  ( 2017 ) Ailemiz kaybetti / Kayboldu isimli  işi, Galata Özel Rum Okulu’nun çatısında oluşturulan labirent şeklinde tasarlanan bir enstalasyon. Boş, eski, yıpranmış bir ev olan bu enstalasyonun içinde, aile demek olan evin, terk ettiğimiz, artık yaşamadığımız, pek çok anıyla dolu olan evin içindeymişiz gibi bir duyguyla  dolaşırken sürekli birbirine açılan odalar ve girilemeyecek kadar küçük kapılarla karşılaşılıyor. Girilemeyen bu küçük kapılı küçük odalar  sanki hala  acıtan hatırlamak istemediğiniz anılarla dolu.  Bu mekan yön duygusunu kaybettiriyor. Sanki yaşanılan panikle bir kopma yaşanıyor.  Aidiyet, özlem, acı ve travmayı birlikte yaşama deneyimi veren bu enstalasyon, bugün savaş  mağduru göçmenlerin her şartta hayatta kalmak için evlerini, ülkelerini terk etmek zorunda kalışlarının da taşıyıcısı oluyor.

Çinli sanatçı Tsang Kin-Wah’ ın  Pera Müzesinde yer alan ( Dördüncü Mühür-O Gayesiz Ve İkinci Defa Ölmek  İstiyor  ( 2010 ) isimli işi  Pera müzesinin en üst katını kaplayan  çok kanallı bir video enstalasyon.  Sanatçı altı buçuk dakika uzunluğundaki bu videosunda yaşam ölüm, mücadele  ve zafer gibi kavramları düşündüren sözlerin karanlık bir ortamda  giderek çoğalan dairesel hareketlerle bütün zemini kaplıyor ve artık okunamaz hale geliyor. Sözcükler anlamını kaybediyor.  Sonra tekrar en başa sözcüklerin okunabilir durumuna evriliyor. Yaşam ve ölümün  tekrarlayan döngüsünü  ayak bastığımız  zeminde, sözcüklerin sarmal hareketiyle görünür kılıyor.

 

Singapurlu Sanatçı Sim Chi  Yin (2011-2014) işini Sıçan Kabilesi ismini verdiği, fotograflardan oluşturmuş. Sanatçı beş yıl boyunca  şehirdeki yeraltı mekanlarının   fotograflarını  çekmiş. Bu fotograflar, konaklama, temizlik, yemek, çöp boşaltma gibi işlerde, düşük ücretle  çalışan, güneş ışığının çok az ya da hiç olmadığı daha çok göçmenlerin yaşadığı yer altındaki barınak mekanlarını gösteriyor. Bu barınak mekanları yaşayanların  kimlik özelliklerini kaybetmediklerini gösteren  eşyalarla düzenlenmiş. Ayrıca yeryüzüne çıktıklarında kendilerine sıçanlar diyenlerden  de hiç farklı değiller. İnsanların sağlıksız koşullarda, taşeron firmalarda güvencesiz yaşamak zorunda  bırakılmaları küreselleşmenin bedeli olsa gerek. Sanatçı  işine, Çin medyasının yer altında yaşamak zorunda bırakılan bu insanları aşağılamak için taktıkları  isim olan  Sıçan kabilesi ismini  vermiş.

 

Brezilyalı sanatçı  Victor Leguy, İstanbul’un en eski semti olan Fener’de , hem   kütüphane, hem kafe,  hem kitapçı olan   The Pages isimli mekanı odak noktası olarak alıyor. Bu mekanın müdavimleri, Suriyeli, Iraklı, Libyalı Yemenli  mülteci gençler. Victor Leguy bu mekanda tanıştığı göçmenlerden, kendisiyle bir objeyi değiş tokuş yapmalarını ya da  atmak istedikleri bir şeyi kendisine vermelerini istiyor.  Onlardan topladığı bu nesnelerin her birini yarı yarıya siyah ve beyaza boyuyor. Kutular, çerçeveler, çatal, bıçak tabak gibi objeler siyah yerleri altta beyaz yerleri üstte olmak üzere İstanbul Modern’in bir duvarında sergilendi. Hayatların parçalanışını görür kılan bu iş hayatta kalma yada yok olmanın sınırında yaşamanın  dehşetini görünür kılıyor.

Küratörler, dil din cinsiyet aidiyet farklarına,  bir arada,  yan yana yer vererek  “ dostça geçinme ve yaşama  isteğini her şeyin önüne koyan”  anlayışlarını ortaya koydular. Herkesi ilgilendiren ve herkesin üzerinde konuşabileceği bir konu olan ev ve aidiyet kavramını seçmiş olmaları, geniş toplum kesimlerini olaya dahil etme anlayışı, politikanın hayatın her alanına yayılan nüfuzunu, eve ve insanın kendi köklerine yöneltmek isteği bienalde ağır bastı. Tüm Türkiye’de iyi komşu  nedir sorusunu yaygınlaştırarak  farkındalık yarattılar.

Hem doğu hem batı, ne doğu ne batı olan bu coğrafyada, ideoloji, siyaset ve cehaletin yarattığı yozlaşma, mülteci krizi, bir dizi terör saldırısı, darbe girişimi ve mali krize rağmen iki yılda bir düzenlenen bienalin otuz yılı geride bırakarak  sürekliliğini koruması, sponsor destekleri sağlayarak  ücretsiz kapılarını tüm izleyicilere açması İKSV’nin kutlanması gereken başarısı.

 

Gülgün Başarır

Gülgün Başarır

Gazi Eğitim Enstitüsü'nde Resim Bölümünü bitirdi. Gülgün Başarır, ressamlığının yanı sıra sanat yazarlığı da yapmaktadır ve eleştirileri ödüle layık görülmüş, kitaplaşmıştır.

ÖNCEKİ YAZI

Küçük Güzeldir...

SONRAKİ YAZI

Doğa/ Die Natur/Özkan Eroğlu

Henüz your yapılmadı.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*